Kendimle çelişkilerimden bir kesit bu. Anlatamadıklarımın
yazısı. Kafamın karışıklığının aynası. Bu aynayı yaptım zira benim de
çözümlemelere ihtiyacım var. Bunu bir dinleyiciye aktarmak da bir sonuç
verebilirdi belki ama yapamazdım. Cesaretime 1 gram olsun güven duymuyorum.
Nedeni de basit aslında, bu konu o kafa karışıklıklarımdan değil. Deneyip test
ettiğim, daha doğrusu bilinçli testlerle değil zaman içinde deneyimlediğim bir
gerçek bu; cesur sayılmam. Açamazdım da bu yüzden kimseye, yine açamayacağım da
sanırım. Halbuki ben kendimi çok derin bir adam olarak da görmem, hani baksan
ağır bir derdim falan da yok benim ya da diğer insanlardan çok farklı bir
yönüm. Yine de gizli kalmasını istiyorum konuşabileceğim bazı şeylerin, hatta
benden bile gizli. Tabi nereye kadar kendimden saklayabilirdim o da bir muamma
yani aslında saklayamazdım bile büyük bir ihtimalle. Bu yüzden gözümün önünde,
bana ait fakat sizin de okuyabileceğiniz bir şekilde yazmak istedim. Böylece
sizinle paylaşacaklarımı paylaşıp, hem dertlerimi açmış hem de eskisi gibi
hayatıma devam etmiş olacağım.
Kendimle çelişkilerim demiştim… Dedim ama bu konuya hemen
girip de maruzat bildirir gibi bir metin okumanızı da yazmayı da istemiyorum. Uzata
uzata yazmak, anlatmak istiyorum sadece. Bu hiç kesilmeyecek sözlerimin boşluğa
gittiğini sanıp özgürce yazmamla da ilgili olabilir. Çünkü bilirsin herkesin
hayatında bu tip günlük konuşmalar olmuyor. Yanlışlıkla hatalı yazdığım bir
kelimeyi burada düzeltebilirim ama seninle yüz yüze konuşsak mimiklerimden
kelimelerime her şey bir anlık olurdu. Rahatım ve sen de aynı zevkle oku
istiyorum. Bunu birkaç kişide yaydığımı hissetmek ve belki bir işe yaramış
hissetmek istiyorum. Ben olsam sıkılırdım ama sen sıkılma. Emir de, rica de
ummak de ama sıkılma bunları okursan. Çünkü en yakınlarıma dahi arka arkaya bu
kadar çok cümle kurmamıştım, sana kurmuşsam sen de değerini bil. Biliyorum
“sevildiğini bil” cümlesi gibi saçma ve itici geliyor kulağa ama emin ol bir
zihnin serbest stil, sansürsüz ve sınırsız önüne gelen her şeyi anlatmasına
şahit oluyorsun. Bunun bir değeri olmalı ki ben bunu deli zırvası gibi kendi
kendime değil biriyle konuşurken anlatmış olayım. Hoş sen konuşmayacaksın,
konuşursan da bu yorumla mektuplaşır gibi olacak. Ben ona da razıyım. Hatta
asıl istediğim bu. Siz beni havasız, düz ve bana yakışacak bir isimle
çağırırsınız ben de sizi; ve belki sorunlarımızı aşarız. Kimseye
söylemediklerimizden ‘kimse’ler sayesinde kurtuluruz. Tanışmak da saçma geliyor
zaten ayrıca çünkü tanışsan da bir insanı ayrılırken, bağın koptuğunda, kavga
ettiğinde tanıyorsun. E biraz geç oluyor tabi. Halbuki burada öyle bir şeye
ihtimal dahi yok. Yarın beni görsen tanımayacaksın bile ama ben senin ne derdin
varsa hepsini bileceğim, sen de benim.
Bu amaçla anonim bir mecra kurulur aslında ama anonim
mecralar ya da internette hemen hemen her yer kız avcısı ve saç reklamcısı
ergen yavrularımızla dolu olduğu için bu boş bir çaba olurdu. Yine de hayali
bile güzel. Sadece dertlerin uzun metinlerle dikkate alınarak yazıldığı,
kimsenin birbirini tanımadığı ve değişik tiplerin ban atıldığı bir yer yahut
sadece değişik tiplerin üye olduğu bir yer. Zaten bu tip şeyler genellikle
uygulama ya da site olarak meşhur olur ama bunun meşhur olması da iyi bir şey
değil. Düşünmeyi öğrenecek adamın burada olması bir fazlalık.
Bunu asırlar önce ilk yapan kişi yaymaya çalışsa ve popüler
olsa es kaza; savaşlar dahi olmayabilirdi. Gerçi suya anlatmak gibi de bi şey
var ama henüz o kadar olamadım ben. Gerçekçi ve realist yazıtlar bırakmak bir
işime yarayacak elbette ama onun ne olduğundan inan emin değilim. Fakat tercih
ettiğim bir gerçek. Suya anlatmaya ya da içime atmaya tercih ettim bunu. İlk
değil hem. Belki bu yüzden hala eşiğinden dönüp içine girmiyorum psikolojik bunalımların.
Zaten bu bunalımlar bence beynin büyümeye ayak uyduramaması ile ilgili bir
gerçek. Yani 30 yaşın üzerinde öleceğini yeni anlayanlar hariç kimse bunalıma
girmemeli. Etrafındaki sevdikleri ölünce de başlarına gelen bunalım bundan
kaynaklı değil mi? Bir arkadaşın ya da baban ölür, sen kendi ölümüne korkarsın
aslında. Biliyorsun zira onlar da sen de bir fanisin. Tabi ki ölümlerin acısını
yargılamıyorum haddime de değil. Bir insan artık yok diye ben de acı çektim ama
bu alışılabilen bir şey, unutulan bir şey ama insanlar asıl kendi ölümlerini
unutamıyorlar daha doğrusu kendi ölümlerini daha zor unutuyorlar. Gülebilen
kanser hastalarından edindim bu bilgiyi. Hatta uzun vadede 2-3 sene ömrü kalan
yaşlı amcalardan. Dedemden.
Ölüm hep can sıkıcı bir konudur. Halbuki dertlerin de
sonudur bir bakıma. Mutsuz bir ölü görmedim; tabi mutlusunu da görmediğim gibi.
Şehit olmak utlu eder kimisini ama şehit olduktan sonra mutlular mıdır,
bilmiyorum, bilemeyiz. Kaosun kendisi bu. O yüzden de sıkıcıdır. Cenaze evinde
işinden konuşan konuyu değiştiren amcalar gibiyiz hepimiz diğerlerinin ölümüne.
Basite indirgiyoruz. Zorluğunu kabul etmiyoruz. Karşımıza çıkınca da bunca
insan ölü ve bunca insana üzülen insanlar da öldü. Şimdi benim bir tanıdığım
öldüyse ben niye 40 günün üzerinde yas tutayım, diyoruz. Böyle söylenmeye devam
edelim alttan alta, ölenler bir acı bırakır ama biz de alabildiğimizi alalım
hayattan. Bir gün daha ağlayarak geçmesin. Aklımıza geldiğinde saygı duyalım
anısına sahip çıkalım kâfi. Yanlarına gideceğiz zaten.
Sıkıcı mı devam ediyorum? Değiştirelim mi konuyu? Bir
sonrakini bekle. Bu volüm de başka bir şey okursun eğer sıradakini okursan…
Tam da şimdi değiştiriyorum konuyu çünkü işim var ve buna
yarın yazmaya devam ederken düzenlemek sahteliğine karıştırmadan paylaşıyorum
direk.
Düzenlesem ne mi olur?






0 Cevap