Zorundasın

By Osman Ayas - Mayıs 19, 2018

Selam. Farklı bir şey beklemiyorsun umarım. Önceki yazımda her ne kadar heyecanlıysam da zorla okuman gerektiğini yazmam hataydı. Değişik. Okumak zorunda değilsin ki ben bi kaç gün sonra göz attım; hiç de iç açıcı değil. Cehennemden konuşup din aşılayan misyoner ilahiyatçılar gibi hissettim kendimi. O yüzden özgür bırakmak gerektiğini anladım. Sevmeyebilirsin, manasız bulma ihtimalin zaten sorgulanamaz. Tam anlamıyla manasızdı zaten, öyle bir şey saklı değil yani. Bu da öyle, kısmen.

Neden buna zorunlu hissettiğimi merak ediyorum böyle her yazmaya başladığımda. Neyin gerekliliği? Sende de oluyordur eminim. Bir muhakkak yapmam gerek hissi var özellikle bizde yani bu coğrafyada. Aslında bizden öncekilerde daha da fazla dogma olduğundan sebep sormadan kabul etme mevzusu bizim nesilde pek yok ama sebebini bilmeden gereklilik duyma var yine de. Aşılı bir şeyler ya da güdüler, sebebini bilmeden bir şeyler yapmamızı sağlıyor.

Paraya verilen değer farkları gibi. İnsanların yaşam şeklini fakirken zengin şeklinde; zenginken fakir şeklinde yapması gibi. Neden? Alt sınıflardan bir vatandaş olsan da bir yere kadar borçla vs. istediği hayatı yaşayanlar var ve daha açığı borçlu kalmayı sevenler var. Bu insanları çalışmaya ittiği için değil bir zorunluluk hissi olduğu için. Telefona günde 100 kez bakmak gibi bir şey. Hayatımızı ne zaman gözden geçirdik ki zaten? En fazla öleceğimizi idrak edecek yaşa geldiğimizde neden diye sorabiliyoruz. Şimdiden sorabiliriz, soralım ve en büyük niye yaptığımızı bilmediğimiz şeyden başlayalım; neden bir okul okumak zorundayız? Kariyer vs. karıştırmayın zira bu kariyerin okulla en ufak bir alakası yok. Okula bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı 17 senesini vermiyorsa tam olarak okumuş sayılmıyor. Okusa da bunun bir ehemmiyeti yok çünkü pazarda yığın şeklinde okumuş insan var. Peki neden? Sanayiye yolun düşerse gerçekten bi’ gir bak dükkanlara kim çalışıyor buralarda? Kesinlikle aşağılamak için söylemiyorum ama geneli saygı ve kültürden yoksun rdm’ye ayrılmış insanlar. Bu insanlar sanmayın kültürsüz cahil olsa da işini çok iyi yapar. Türkiye’de işini iyi yapanların sayısı gittikçe 0’a yaklaşıyor. Sebebi herkesin okuyup sırtını devlete dayamasını istediği bir çocuğu var. Sanıyorlar ki devlet hiç yan yatmaz. Yatar tabi, bi posta koyar ki sen 40 yaşındayken; maaşın 3,500 TL’den 1800 liraya iner özelleşirsin vs. ama bu tercih ediliyor. Konumuzdan sapmadık; bunun yanlış olduğunu bile bile herkes neden yanlışında ısrarcı? Israrımız devlet memuru olmak mı yoksa okumak mı? Çatalhöyük’ün kazısını bir yabancıya yaptıracaksak hedef sadece memur olmak demektir.
Israr kötü, etmeyin. Yine de bana bi’ şey uzatırken 2-3 kez sorun, sebebini bilmeden alabileceğim bir şeye “yok kalsın” diyebiliyorum, o kadar ısrardan bi’ şey olmaz. Bu da uzatılabilecek bir örnek ama uzatmayacağım.
Bu zorunluluk hissinden kurtulma yolumuz olmalı mı, var mı bilmiyorum. Bazıları sıkıntı kaynağı olsa da bazıları keyif verici çünkü. İnsan uzaklaşmak istemeyebilir. Ben bundan uzaklaşmak istemem misal. Ki bu zorunluluk hissi karakterimize yapışmışsa kim ister ki kendinden uzak kalmayı? Kendini beğenmeyip halk dilinde kendini beğenmiş bir insan olanları bu yüzden sahte buluyor olabiliriz belki. Sonuçta o kişi kendine yakıştıramadığı bir tercihini gözden geçirmiştir ve farklı da bir sonuca varmıştır belki. Bizlerse sadece kendini beğenmiş, sahte, 1ken 5 görünen bir insan olduğunu düşünürüz. Hep bir özelliğimize son vererek değil, bize ait olmayan bir karakter özelliği edinerek bilmeden halk içinde sahteleşebiliriz, örnekleri bol bol mevcut. Hayatını yaşamak gibi bir hevese kurban gidenler de var; babaannesi gibi konuşmayı kültürsüzlük sanan da var; babasının oğlu olursa insanların onu damgalayacağını sanan kompleksli insanlar da var. Psikolojik bir konu bu zorunluluk hissi. Bağımlılıklarımıza duyduğumuz zorunluluk da aynı. Bir şekilde kimliklerimizin güncellenmesi gibi karakterimizi de güncellemeye çalışıyoruz. Ama hedef her şeyin nizami yazıldığı bir Osmanlı son dönem kimliğiyse?

Bu zorunluluk bizim neslimizde son bulmayacak tabi ki. Çünkü trendi belirleyen coğrafyalardan daha üstün bir medeniyet kuramazsak, taklitler ve bunun zorunluluk olduğuna inananlar ithal karakterler edinmeye devam edecekler. Yarın kendi çapında marjinal olup, aslında neslinin hepsiyle aynı hareketleri yapıp, çok da marjinal olamayan gençler; sene 2100’de neyi trend kabul edecek? İnan bir önemi yok. Çünkü trend başlı başına bu zorunluluk hissini doğurmak üzere kuruludur. İmha etmek zaten olanaksız. Özgün bir karakter bu yüzden zor bulunur. Bu yüzden hepimizin zorunluluk hissi de bir zorunluluk. Burada yapabileceğimiz tek şey zorunda olduğumuz şeyler kökümüzden yaprağımıza ne kadar “bize göre”? Hepimizi bir ağaç olarak düşünün. Kimimiz iğne yapraklı kimi geniş yapraklı ve buna göre ihtiyacımız olan su ya da hava ya da toprak da farklı. Karasal iklimde turunçgillerden bir ağaç yetiştirmeye çalışmak bu ağaç için ölüm demektir. Bizim için de geçerli. Trendler diyor ki karasal iklimle yetişmeniz, beslenmeniz gerekiyor; çünkü çağımıza göre herkes böyle yetişmeli. Reddederseniz ya “röportaj” kelimesini “kürtaj” kelimesiyle karıştıran adam gibi arada kalırsınız ya da hiçbir yerde görünmeyen bir sistem dışı varlık olursunuz. Kırsalda kalıp hakkında hiçbir şey gündeme gelmeyen çoban gibi. Çünkü o çoban karasal iklimi reddeden ve kendi iklimine bağlı kalan köklü bir turunç ağacıdır. Sistemin dışında kalıp takım elbise giydirilen insanlar gibi olamamasına üzülürse en mutsuz insan olur. Bu durum turunç ağacının akla gelip toprağını beğenmemesidir yani kendi etrafıyla barışık olamamasındandır. Öte yandan toprağını seve de bilir; o takım elbiselere hiç “havas” etmez. Diliyle, yediğiyle, giydiğiyle sistem kültürünün karşısında kendi gibi olur, kendi kültüründen olur. O zaman da dünyanın en mutlu insanıdır. İnsanların trende uyup da mutlak mutluluğu yakalaması beklenemez zaten. Kendisine ait olmayan yemeklerde kuru fasulye, pilav tadını alamaz bir plaza çalışanı. Hatta bu yüzden ücretsiz elemanlık karşılığında 3 hafta tezek evde kalarak tatil yapıyorlar kırsalda. Bunu Ntv’de görmüştüm. Yapıyorlar çünkü orası zeytin ağacının Konya’dan 3 haftalığına meyvelerini vermek pahasına gittiği Ege Bölgesi gibi. Aksi takdirde zaten can veriyorlar. Öyle bildiğin ölüm de değil, daha kötüsü; “ruhunu kaybetmek”. Hiç duydun mu bunu? Duymasan da hissetmişsindir, kendin gibi davranmana izin vermeyen herhangi bir anda.

Kendin gibi davranıp elde etmek zorunda kaldığın şeyler kutsalındır. Kendinden olmayan ister zorunluluk de, ister dayatma; hepsi birer fosseptik çukuru. İçine çekse de yılma. Kendi gereksinimimiz olan toprağa ihanet etmedikçe kimse senin ruhunu öldüremez.
Ben öyle yaptım, senin de kendi toprağını bulman gerektiğini yazdım.
Görüşelim…


  • Paylaş:

You Might Also Like

0 Cevap