Yeşil Vadi, Arsuz, Hatay'dan Bir Ağaç Gibi Hür Yaşamaya

By Osman Ayas - Mayıs 14, 2019


      Bi' süredir aklımdaydı. Benim gibi öğrenci evinde kalan, arkadaş ilişkileri pek de iyi olmayan, ev arkadaşları da çalıştığı için evde uzlet çeken biri için şaşılacak bi' istek değil artık doğaya taşınma isteği. Sigarayı da bıraktıktan sonra sinir ve vurdumduymazlıkla evde daha dağınık bir ortam oluşturup sonra o dağınıklığa da sinirleniyordum, halen de öyleyim. Evle aramdaki bağı kopartmak için nargile içmek için kafelere gitmeye başladım. O tüketim çılgınlığını içinde bulunmak nikotin karşılığında dahi olsa çekilir şey değil. Sahip olduğunuz samimi bi' arkadaşınızla Red Kid Kafe'de ağacın altında oturmak ruhen iyi bir sonuç getiriyor olabilir ama bu her zaman yapmadığınızda iyi bir sonuç getirmeye devam edecektir.

      Konuyu baştan ele aldım zira spor ve kamp etiketlerini ilk kez bir yazıma gireceğim. Bir sporu gönülden severek de ilk kez hayatıma sokuyorum zaten. Babamın tuttuğu takım olan Galatasaray ve sonrasında gelen şehir milliyetçiliği ile destek verdiğim Konyaspor haricinde futbol; lise çağlarında Yunusların zorlamasıyla gittiğim bilek güreşi haricinde sporla gönül bağım olmadan kurduğum ilişki de yoktu zaten. Ha bi' de ara sıra Mehmet'le belediyenin yüzme havuzlarına gidiyorduk ama o da spordan çok Konya'nın sıkıcı sıcağından kurtulmak içindi. Şimdi ise farklı. Farkı ise çadır vs. kamp malzemelerini alırken değil bu ilk kamp esnasında İSTE Doğa ve Su Sporları başkanı Ertan kardeşin yürüttüğü parkurda hissettim.

      Mezuniyetimin yaklaşmasıyla girdiğim "artık boş zamanım olmayacak" kuruntusu-gerçeği sayesinde değerlendirebileceğim kadar değerlendirmeye çalıştım son senemi. Bu esnada 60 liraya aldığım bir evidea kitaplığını okuduğum kitaplarla doldurdum, blog sayfaları yazdım, rap yaptım ama son zamanlarda başta bahsettiğim ev ile bağ koparma konusu önce bisikletlerle ilgilenmemi sağladı. Gezmeyi oldum olası sevmiştim bisiklet bir spor olduğu için değil ucuz bir taşıt olduğu için dikkatimi çekmişti sadece. Bu esnada sık sık Burakla Dechatlon mağazasını gezmeye başlamıştık. İçimdeki harcama isteği, evden sıyrılma isteği, bisikletin o kadar da ucuz olmayışı birleştiğinde başka bir reyonda bulunan 120 liralık çadırlar dikkatimi çekti. Bu bariz bir hevesten ibaretti, kampçılık duygum gelişmiş sayılmazdı ama bi' yandan Youtube izleme geçmişimi kamp videolarıyla dolduruyordum. Bu sürede satın aldığım Netflix üyeliği de bir adım yaklaştırdı. Gezegenimiz belgeselini şiddetle tavsiye ediyorum. Anlamanızı sağladığı şey kısaca; doğanın gezmeye gidilecek bir alan olmadığını insanın asıl evinin doğa olduğuydu. Unutmadan, Serdar Kılıç da çok şey kazandırdı; hala Konya'ya döndüğümde Değirmenköy'de bir ev yapmak istiyorum bu sayede. Ev dediğime bakmayın, doğa isimli bir eve dönecekseniz günümüz değimiyle barınağınız bir "baraka"dan ibaret olmalı yada o kadar vaktiniz yoksa sırt çantanızı doldurup yürümeye başlamanız yeterli.

      Ben de öyle yaptım. Tivoye için kuruş olduğumuz Whatsapp'taki etkinlik grubuna kamp yazmaları çok güzel bir tevafuktu. Hemen bir çanta, çadır ve mat alıp seri mesajlarla Mert ve Ertan'ı rahatsız etmeye başladım. İptal olursa diye de içim içimi yemedi değil. Gerçi iptal olsa da tek başıma bir dağ başı bulacağıma emindim. Yine de bu tevafuğa sarıldım çünkü hakkında hiç bi' şey bilmediğim kampçılık ve trekking sporunun tehlikeleri bilek burkmaktan fazlasıydı. En basitlerinden biri yılan popülasyonuydu. Gülünç gelebilir ama o sahneyi hayal ettiğinde pek de gülünç olmuyor ki korkmakta haklı olduğuma da bir örnek vererek değinece'm.

      Yeşil Vadi'ye gelecek olursak biz grupla gittiğimiz için mi dolmuş oraya kadar götürdü bilmiyorum ama Arsuz Gözcüler dolmuşuna 7 lira vererek kamp alanına kadar götürüldük. Giderken pek yürüdük diyemem. Garantici bir insan olduğum için 50 litrelik bir çantayı doldurmuştum, keyifçi bir insan olduğum için büyük bir el çantasını da nargile ve malzemeleri ile doldurmuştum, sandalyem ve her ihtimale karşı yanıma aldığım fazla fazla yiyecekle beraber yürümek de zor olurdu zaten. İlk kez çadır kurduğumda bunun için çok fazla mutluluk beklentisi içinde olduğumu ama o kadar da mutlu hissetmeyeceğimi biliyordum. Öyle de oldu, çadırı kurduktan sonra "Eee yani, şimdi n'olcak, bu kadar mıydı?" diye düşündüm kendi kendime. Giderken sandalyemde kitap okuduğumu, arkadan "huzur" listesinden bir şarkı açacağımı hayal etmiştim ama yok, o da bir ruhen iyi bir sonuç getirmedi. Telefonu da "zaten şehirdeyken hep elimdeydi" diye pek elime almak istemedim; elime alsam Youtube'u açacaktım, açsam kamp videoları izleyecektim ve zaten kampta olmam saçma bi' duruma yol açardı.

       Restoran vari bi' yiyecek içecek işletmesinin arka bahçesindeki meyve ağaçlarının yanına çadırlarımızı kurmuştuk. Alanın hemen önünden küçük bir dere akıyor, aslına bakarsanız küçük de denemez büyük de değil bir akarsuydu bu. Dağların üzerindeki fazla suyu oluşturduğu kanaldan Akdeniz'e kadar taşımakla mükellef bu akarsuyun üzerinde DSİ ve oradaki 2 işletmenin parmak izleri vardı. Bir kısmı gelen misafirler girebilsin diye havuzlaştırılmış ve geçişi sağlayabilmek için boru üzerine köprü kurar gibi bir yol yapılmış. Suyun ilkbahar soğukluğuna rağmen her an ailesi ile beraber yüzmeye giren insanlar vardı. Ertan'ın söylediğine göre yazları o akarsuyun altı düz bir zemin haline getiriliyor ve suyun içine sandalyeler atılarak güzel bir ortam da sağlanıyormuş, biz gittiğimizde -ilkbaharda suyun debisi yüksek olması nedeniyle sanırım- böyle bir şey yoktu. İşletmeler orada bulunan kampçılara yemek, su, ekmek gibi perakende ve dışarıya satış yapıyorlar; tuvaletleri -bahçenin içine etmeyin diye-, bahçedeki sandalyeleri kullanmanıza izin veriyorlar; Nargile satışı ve zaten nargilenizle gelmişseniz köz verme iyiliğini yapıyorlar. 

      Neyse biz çadırlarımızı kurmuş ve herkes avel avel ortalıkta dolanıyorken bi' "hadi!" sesi duyuldu. Ertan "gelmek istemeyeni zorlayacak değilim ama görülecek güzel yerler var, gelip görmenizi tavsiye ederim" dedi. Açıkçası "zorlayacak değilim" demesi milleti ikna ederek zorladı ve tam kadro yola çıktık. Başta ellerim cebimde kulağımda kulaklık sallana sallana yürüyordum ki akarsıyuyun bozduğu ve çok da araçların girmek istemediği için yol çalışmalarının yapılmadığı bir yere geldik. Yüzmeyi kesinlikle öğrenmeliyim dediğim bir yerde 3 kişiye 130 kiloluk bedenimi emanet ederek geçtiğim yer aksi bir durumda yüzme bilmemi de kabul etmez en iyi ihtimal bir kaç yerimi kırardı. Sonra akarsuyun izin verdiği yollardan eğile kalka yürümeye devam ettik. Buralarda yeni gördüğüm şeyler insan değildi. Taş, kum, toprak, nadiren hayvan, ağaçlar ve suydu ama bu gördüklerim insandan daha fazla kültür taşıyor gibi hissettim. Bu aydınlanma yada farkındalık olabilir emin değilim ama bi' şeyleri keşfediyordum, hoşuma gitti. Gittikçe geçtiğimiz taşlı, büyük taşlı yollar daha da yürümeye elverişsiz bir hal aldı. Etrafımda Serdar Kılıç'ı aradığım yerler oldu. Bunların ilki suyu geçmek zorunda kaldığımız bir yerdi ki millet akarsuyu enine taşlar döşeyerek gemeye çalışıyordu. Bi' kesim de ayakkabılarını karşıya atıp yürümeyi seçti. Sonra amatör köprücü arkadaşlar da ayakkabısını çıkarınca ben de çıkarıp attım karşıya. Geçerken düşecek oldum, 130 kiloluk bir kütlenin suyun içinde savrulması bi' ayının balık avını anımsatabilir ama ayağında ayakkabısı olmayan ve pençesiz bir Osman orada rahatlıkla ayağını yaralar. Tam çorabımı giyerken farkettim ki bayağı bi' inatla durmadan kanıyordu ayağım. Durup kanın durmasını bekledim, sonra da giydiğim ayakkabıyı yol boyunca hiç çıkarmadım. Renkli kertenkeleler -yada adı her neyse-, bukalemun benzeri bir hayvan, yılan kovuğu-deliği olduğuna inandığım bir kaç delik dışında yolun kalan kısmında faklı bir şey yoktu. Tabi suyun berraklığından da bahsetmeden geçemem. İkinci kez "kesinlikle yüzmeyi öğrenmeliyim dedim, Ertan'a gıpta ederken. Devamında yürüdüğümüz varış noktasına takriben 10 dakika kalmışken -bir şelaleye gidiyorduk- Ertan gidip görüp gelmiş ki yolda bir yeri su yılanları basmış. Su yılanlarının genellikle zehirsiz olduğunu biliyorduk ama aralarında gri olanları zarar verebilir dediler. 2 saatte gittiğimiz son noktadan böyle dönmek kimsenin işine gelmedi ama risk de alamazdık. Aynı 1-2 saatlik yolu yılan tarafıdan sokulmuş bir yaralıyla geri dönmek, kampın içine turp sıkmak ihtimali pek mantıklı değildi. Dönüş yolu gidişten 30-45 dakika kadar kısa sürdü ki çoğu artık ayakkabısını çıkarmadan suyun içinde dışında rahat rahat yürüyordu. Tecrübe tecrübedir. 

      Yol bittikten sonra geri geldiğimizde artık akşam olmuş sayılırdı. Dönüşte getirdiğimiz 4-5 orta boy ağacı bizim grubun dışındaki diğer ailesiyle gelmiş kampçılara bıraktık ve yemek işini halletmek için kimi restorana girdi kimi ateş yanar yanmaz yemeğini yaptı kimi de benim gibi vurdu pilakinin gözüne. Üşengeç bir adam olduğum için gelmeden geliştirdiğim senaryoda menümde çabuk çorba, pilaki, nudle vardı. Nudle için eski bir çaydanlığı tencere yapabilirdim ama tanımadığım insanların içine girip böyle değişik bir yöntemle yemek yapıp dikkat çekmek... Dikkat çekmekle ilgili sorunlarım olduğundan çıktığım 3-4 rap sahnesinde de hareket etmeden hızlı hızlı okuyup iniyordum geçmişte de. Bu yüzden çadırda bir pilaki operasyonu en cazip ve kısa yol olarak geldi. Sonrasında 1-2 saat yorgunluk uykusu çektim ki keşke bu hatayı hiç yapmasaymışım. Akşam olduğunda artık herkes çadırından teker teker çıkıp karanlığı yaran büyük kamp ateşinin etrafında buluşmuştu. Meslekdaşlarımın (turizmcilerin) yaktığı ateş de söndürülmek istendi ama onlarda kendi tanıdıkları arkadaş grubuyla beraber mangalda yemek yaparak vs. takılıyordu. Demiştim arkadaşlık ilişkilerim pek iyi değil hatta orada da gördüm ki hiç iyi değil, biraz dahi sosyal sayılmam. Sıkıntıdan nargilemi yaktım ki sonradan gelen sınıf arkadaşım Özgür'ün de o ortamda olmasına dayanarak "müsade var mı?" diye oturabildim. Benim için başarı. Bunu kırmaya çalıştıkça dışardan gören birinin "n'apıyor lan bu?" diyebileceği pozlar veriyorum ama kolay değil benim için. Zaten kampta olma amacım bu gibi kişisel gelişim problemleri olmadığından kamp ateşi, akarsuyun ve böceklerin sesine odaklanmıştım. 

      Arkadaşlar yapacak hiç bi' şeyiniz kalmadıkça kolay kolay kitap okumayın kampta, hatta müzik de dinlemeyin biri çalıp söylemiyorsa, parfüm kullanmayın, benim gibi hazır yapılmış bir yemek yemeyin. Bu zaten imkansıza yakın gibi çünkü tüm duyu organlarınız evinize geliğini hissediyor, daha fazlasını hissetmek istiyor. Gözleriniz daha uzaklara odaklanabildiğinden, kulaklarınız mekanik değil doğal seslerle meşgul olduğundan, burnunuz belki yüzlerce koku kaynağına ve oksijene rastladığından, deriniz özgür bir rüzgara tanık olduğundan, diliniz belki tattığınız meyvelerin tadından; yani kısacası beyniniz evinizde olduğunu hissettiğinden o kadar memnun ki... Bir zaman sonra kitap, hoparlörden çıkan ses, yemek için hazırladığınız market mamülleri gereksizleşiyor. Kapitalizmin tavuk kümesi, inek ahırı olan şehirlerde insan olmakla burada insan olmak bambaşka şeyler. Farklı bir insana, 2. bir şahsa ihtiyaç duymadan yaşamak; doğayla yaşamak; sunulan ile yaşamak; ticareti kaldırmak gerek gibi. İnsanlar arası ilişkiler sevgiden ibaret olmalı gibi. İmece usulu ölmekten ziyade bir ağaç gibi hür yaşamak gibi. Bir ağaç gibi hür olmak için bir ağaç gibi teslim olmak gerek. Toprağı ekmeden aş beklemek, toprağı yok olmasın diye korumak, hareket edebilenler nefes alsın diye yardım saçmak ve rüzgarın estiği yöne yatmak, dik duran insandır o da olsa olsa kırılır bin yerinden... 

      Şöyle bakınca gittiğimiz yer 14 lira yol 15 lira erzak maliyetiyle Yeşil Vadi, Arsuz, Hatay ama nerelere vardık?

  • Paylaş:

You Might Also Like

0 Cevap